MGM, 1930’larda Musa Dağ’da Kırk Gün’ün filmini yapacaktı   

Franz Werfel sakin, düz bir hayat yaşamadı. Çünkü yaşadığı zamanlar insanlara böyle bir lüks sunmadı. Werfel Çekçe konuşan Hıristiyanların ezici çoğunlukta olduğu Prag’da, Almanca konuşan bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğdu. Birkaç on yıl sonra büyük bir değişim geçirecek olan Avrupa’da yaşadı. Erişkin hayatı Viyana’da geçti, Avrupa’nın başka yerlerinde yaşadıktan sonra ABD’ye yerleşti.    

Edebi eserleri 1. Dünya Savaşı’ndan sonra halk arasında da, sanat çevrelerinde de, özellikle Avusturya ve Almanya’da okunuyordu. Bu, Nazi Partisi’nin yükseldiği, anti-Semitizmin arttığı ve kurumsallaştığı bir dönemdi. Werfel kökeninden mümkün olduğu kadar uzaklaştı ve hatta Yahudi karşıtlığıyla tanınmış yüksek sosyeteye mensup bir kadınla gönül ilişkisine girdi, ardından evlendi. Yine de bugün en çok tanınan eseri, hiç de rastlantısal olmayan bir şekilde, Ermenilerle Yahudilerin yaşadıkları arasında bir köprü kurmakta.   

Musa Dağ bugün Türkiye’nin Akdeniz kıyısının en güney doğu köşesindedir. Bir zamanlar burada bir dizi Ermeni köyü vardı. Köylerin halkı örgütlendiler ve yaklaşan Osmanlı güçlerine karşı dağda direnişe geçtiler. 53 gün boyunca 4 ile 5 bin arasında Musa Dağlı Osmanlı ordusuna karşı direndi. Sonunda oradan geçmekte olan ve büyük bir çarşaf üzerine yazılı imdat çağrısını gören bir Fransız savaş gemisi tarafından kurtarıldılar. (Musa Dağ köylerinden biri, yerli Ermenilerin yaşadığı Vakıflı Köy bugün hâlâ varlığını sürdürüyor. Suriye sınırının öbür tarafındaki Kesab ise Suriye savaşı sırasında Mart 2014’te Türkiye’den giren güçlerce saldırıya uğradılar. Bu yerleşimler ortaçağ Kilikya Ermeni Krallığı’nın yerli nüfusundan geri kalanların yaşadığı yerler.)  

Werfel 1930 yılında, bir çeşit balayı sırasında gittiği Orta Doğu’da Ermeni Soykırımı’ndan kurtulanlarla karşılaştı. Bu insanların yaşadıkları gündemden kalkmıştı; ama az bir soruşturma, bir miktar araştırmayla Werfel 1915’e ait bu öyküyü ele almaya karar verdi ve bunun üzerine o dönemin en etkili romanlarından biri ortaya çıktı. Musa Dağ’da Kırk Gün, yazarının kökeni, Almanca yazılmış olması ve Hitler’in iktidara geldiği 1933’te yayımlanması nedeniyle büyük yankı yarattı. Okurların Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin başına gelenlerle, Yahudilerin orta ve doğu Avrupa’da, özellikle Almanya’da yaşadıkları arasında benzerliği görmeleri fazla zaman almadı. Kitap Almanya’da yasaklandı ve kopyaları yakıldı. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Franz Werfel’in kitabının yasaklandığı ve yakıldığı bir başka ülke de Türkiye’ydi. Hatta kitabı yakanlar, Türkiye’deki Yahudi toplumu gibi resmi çizgiye hızla uyum sağlayan İstanbul’da kalmış Ermenilerdi. Ancak Musa Dağ’da Kırk Gün gerek Nazi işgali altındaki Avrupa’da gettolarda, gerekse Filistin’deki Yahudi savaşçılar arasında elden ele dolaşıyordu. Bu, kitaba konu Ermeni direnişinden yirmi yıldan fazla bir süre sonra, zulme ve soykırıma karşı yeni Musa Dağlar yaratmak için bir çağrıydı.    

Türkiye’nin müdahaleci eli Atlantik’i aşarak, MGM’in kitabı filme çekmeye hazırlandığı, baş rolü de Clark Gable’e vermeyi planladığı Amerika’ya kadar uzandı. Ankara’nın diplomatik atakları ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın araya girmesi sonuç verdi: Film projesi askıya alındı. Filmin hakları da 80’lerin başında küçük bütçeli bir prodüksiyona devredildi.    

Franz Werfel 1945’te ölmesine rağmen etkisi kesinlikle Ermeniler dışında da yaşamaya devam ediyor. Sylvester Stallone ile Mel Gibson son yıllarda Musa Dağ’da Kırk Gün film projesini canlandırmayı düşündüler, ama her ikisi de Türkiye’den gelen baskılarla vazgeçtiler.